30 Temmuz 2014 Çarşamba


Doğumu, ölümü ve büyümeyi ilk anladığı anda insan işte böyle oluyor. Bazen merak ediyorum bazıları anlamıyor mu, etkilenmiyor mu yoksa anlayıp böyle bir tepki vermemeyi mi seçiyor. Ben de aslında böyle olmuştum. Ama 5 yaşımı hatırlamıyorum tabii. Benim için anlamı olan ölümler 8 yaş civarında gerçekleşti. Ya da hatırlayabildiğim diyelim. O zaman böyle olayı anında kaydeden cihazlar yok tabii. Merak ettiğim bir şey de bu kadar kayıtla büyüyen bu çocukların hayatları nasıl olacak?
Çünkü düşünüyorum da, bazı anılar var fotoğraflar olmasa hatırlayamam. Bazıları da var ki fotoğraflarını o kadar çok gördüm ki bana gerçekmiş gibi geliyor, öyle bir şey olup olmadığından da çok emin değilim. Belki anne babalar sadece güzel anıları kaydetmeli.
İtiraf etmeliyim ki ben de zaman ilerlesin istemiyorum çoğu zaman. Hani diyor ya, yaşlanıp 100 yaşıma geldiğimde ölmek istemiyorum. Çocuklar bazen bilge olabiliyor, belki de herkesin özünde bilgelik var ve saflığı kaybederken bilgeliği de kaybediyoruz. Sonra bunun farkına varan bazıları bu sefer kaybettiği bilgeliğin peşine düşüyor ama yakalayabiliyor mu emin değilim.
Hayat geçiyor.
Hem de öyle bir geçiyor ki, beş günlük tatil nasıl başladı nasıl bitti anlamadım bile. O zaman hayat nasıl geçiyor sorusunun cevabı olarak rahatlıkla anlamadan geçiyor diyebilirim.
Hayatın geçmesine engel olamayacağıma göre en azından geçerken anlayabilmeye çalışabilirim. Çalışıyorum da. Ama kafam çok karışıyor. Başlarda bunun bir yenilik olduğunu kendime söylüyordum. Denizde kumlara basınca kumlar havalanır, sonra tekrar su berraklaşır ya, benim aklım da zamanla yerine oturur diye bekliyordum. Ama öyle olmadı. En azından şimdilik.
Mutfaktan gelen amonyaklı cif kokusu, yapmam gereken bir yığın iş, masanın üstündeki hiç haz etmediğim yapma çiçekler, ucunda ağırlık olmadığı için kenarları nispeten buruşuk duran yeni perde, temmuzun son günleri, yazın en sıcak dönemleri, neyse ki balkon seviyesini geçen canım çınarlar, çınarların yapraklarını kıpırdatan belli belirsiz esinti, açık salon kapısı, bitmek bilmeyen araba sesi, sahip olduklarım, olamadıklarım, olup da farkına varmadıklarım, olmak istediklerim.
En iyi tedavi farkındalıktır demiş biri. Gidip bakmam lazım kim olduğuna, bulursam onu da yazarım.

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Bişey-cik

Şimdi mesela "bişeycik olmaz" diyor ya bazıları. İçime bir iyimserlik doluyor. Aslında sorunlar ergen kızlar gibi hep grup halinde dolaşıyor, sadece birini kenara çekip konuşmak gibi bir ihtimal yok. Konuşalım çözelim olmuyor, uzaktan bakıp kendi kendine üzülüyorsun. Ama biri çıkıp da "bişey-cik olmaz" derse, "yoksa ben mi büyütüyorum" gibi bir balon açılabiliyor tam başının sağ üst  kısımlarında. Evet tam orası.
Ama yeni bir keşfim var, sadece ben değilim. Video işe yaradı, tabii başka şeyler de var.

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Kendi muhitinde turist olmak

Geçen sene çemberi(mi) kırmaya karar verdim. Cebimde 7,5 lira ile kendimi yollara attım. Belediye otobüslerini seneler olmuş unutmuşum. Doğru durağı bulana kadar çokça yürümem gerekti, yıllardır yaşadığım muhiti tanımadığımı işte o ara fark ettim. Belediye otobüslerini o kadar unutmuşum ki onlar da beni unutmuş, bir tanesi önümden geçip beni almadı.Ve daha çok yürümem gerekti. Durağı buldum, otobüse bindim. İnmem gereken yerde indim. Daha çok yürüdüm, geri dönüşte otobüsü daha kolay buldum. Otobüs ne kadar çok dolaşıyormuş! Eve döndüğümde cebimde hala biraz para vardı. Görev tamamlanmıştı. Sonra bir daha otobüse binmedim.

25 Mayıs 2014 Pazar

Büyümeyi, yaşlanmayı ve işe gitmeyi sevmiyorum.
Yürürken ayakkabılarımın özellikle kumda çıkardığı sesi ve hava karardığında perdesini açık bırakmış evlerin içine bakmayı seviyorum.
Şimdi bu yeni taktiğim, eskiden sadece şikayet vardı, şimdi şikayetin hemen arkasına sevdiğim bir şeyleri de ekleme çabası var en azından.
Her şey mi çok karışık, kafam mı çok karışık bunun içinden bile çıkamıyorum.
Babamla balkonda yemek yiyoruz misal, gözlerimi babamdan ve kemoterapiye direnen beyaz sakallarından alamıyorum. Siyah sakallar çoktan savaşmayı bıraktı. Kulağının yanındaki iyileşmeyen yara izi var bir de.
Önce - para kazanmak için sanırım- kendimi yırtıp sonra yırtılan yerleri dikmek için parayı doktora vermek de aklımı karıştıran başka bir husus.
İnsanların kafasının içine girme, hatta sadece kafalarının değil vücutlarının içinde yaşama ve ne hissettiklerini ne düşündüklerini anlama fantazim gene geri geldi. Ezan saati dünyadan kopup uzaklara dalınca aklından ne geçiyor baba!!?
Bu hayatın bir hayatta kalma mücadelesi mi olması gerekiyordu? Afrika düzlüklerindeki yavru ceylandan bir farkım yok, gerçi yavru veya ceylan olmak da gerekmiyor, Afrika düzlükleri işte. Legedemma'yı da yiyen bir şeyler mutlaka oldu.
Sabah işe gene geç kaldım. Diyorum ya, sevmiyorum işte işe gitmeyi.

5 Nisan 2014 Cumartesi

Michael Kohlhaas



Sevgili Mads Mikkelsen;
Sana olan hayranlığım sadece çok aşırı derecede karizmatik olmandan kaynaklanmıyor. Şu zalim dünya konulu 3 filmini seyrettim, herhalde daha başkaları da vardır.
En son izlediğimde adalet hakkındaki düşüncelerim daha bir netleşti. Seçim üstü izlemek sinirlerimi bir miktar daha germiş olsa da pişman değilim.
Adalet diye bir şey yok. Adaleti "tesis ettiğini" iddia eden şerefsizler pardon güçlüler var, onlara yalakalık yapan mutlu kesim düzen adamları var, bir de bir dakika bu işte bir yanlışlık var diyen bazı saflar var onlar da kafasını bu uğurda kaybediyor zaten.
Yani Mads Mikkelsen ne oynasan izlerim.

8 Mart 2014 Cumartesi

Bu resmin yazıyla hiç bir alakası olmayabilir


Olabilir de. Bir atın yüzünde böyle bir ifade olabilir mi? Venedik'in ahşap atları mıydı bunlar neydi, hatırlamıyorum ve hatırlamaya da üşeniyorum doğrusu.
Kullandığım bilgisayar benim Google ürünlerine ulaşmamı ve kullanmamı her geçen gün daha zor hale getirirken benim aklımdan geçen çözüm bilgisayarı duvara fırlatıp parçalamak.
Dışa açılması gerekirken artık hiçbir yere açılmayacak gibi görünen kapıya balyozla saldırmak gibi hisleri bünyemde barındırıyorum an itibariyle.
Hatta içinde bulunduğum durumun her şeyinden nefret ediyor bile olabilirim. Bu atlar benim hayatıma bakıyor ve işte böyle hissediyor.
Kanser evin duvarlarından yavaş yavaş siyah gölgeler gibi tırmanıyor. Bütün odaları dolduruyor. Hava hastalık kokuyor. Kanserle değil de, ümitsizlikle ümidin savaşıyoruz ve savaşı ümitsizlik kazanıyor.
Siz de dönün başka şeye şaşırın atlar.

16 Ocak 2014 Perşembe

Bir de baktım ki...

Bu yazı da resim yok, şarkı yok. Hep olurdu, bunda yok. Çünkü istemiyorum.
Hafızamdan silmeye çalıştığım resmi kendime kanıt bırakmak istemiyorum.
Bir fotoğraf gördüm bugün.
Çocukluk arkadaşımın annesi torunuyla satranç oynuyor. Anneanne olmuş. Benim annemin torunu yok ama, o da anneanne olmuş. Oysa ki annem hep annem kalsın isterdim. Hiç değişmesin. Aramızdaki yaş farkı sabit kalacağına göre, ben de büyümemek isterdim.
Tazecik annesinin eline yetişmeye çalışan örgü elbiseli bebek kalmak isterdim.
O kadar çok istemişim ki bunu farketmeden, sadece ama sadece rüyalarımda o kızla beraberim. Ben nereye, o oraya.
Ama hepsi rüya işte. Annem anneanne olmuş, torunu yok. Annem anneanne olmuş torun yerine hala bakmaya çalıştığı bir kızı var.

18 Aralık 2013 Çarşamba

Baloncuklar patlıyor yüzüme yüzüme


Bir bardağın üzerinden zihnimdekilere bakıyorum. Dört yaşımdan bir anı bir baloncuğun içinde bana doğru yaklaşıyor. Yaklaşıyor, yaklaşıyor, yüzeye gelince pof diye patlıyor, minik damlalar yüzüme sıçrıyor, anılar etrafta uçuşmaya başlıyor..

4 Mayıs 2013 Cumartesi

2 Mayıs 2013 Perşembe

Soledad

Artık kabul et bunu!
Biliyorsun, daha on altı yaşındayken yazmışsın. Okuduk ya beraber...Ama inanmak istemiyorsun, içine işlemesine müsade etmiyorsun. O yüzden darbe üstünen darbe yiyorsun. Sendeliyorsun, saklanıyorsun sonra kendini gene ortaya atıyorsun, neden? Anla artık, anla..

Algıda mı seçici oldum yoksa vakalar mı çoğaldı, gün geçmiyor ki yeni bir hastalık haberi gelmesin. O hastalıkla aynı evde yaşıyorum -ne kadar oldu- tam dokuz koca aydır. Ondan önce de varmış, haberim yokmuş.

Ve sonra pişmanlık. Neden öyle yaptım!? Yapmasaydım ne kaybederdim? Yıllar süren acının ve eziyetin sonucunda bir aydınlanma hali. Keşfetmek bu sefer rahatlık vermiyor ama, daha çok üzüntü, biraz pişmanlık, biraz şaşkınlık. Şimdi ne olacak sorusu? Ne zaman ne olacak? sorusu. Ben ne yapacağım? sorusu.

Sahi ben ne yapacağım?

21 Nisan 2013 Pazar

uzun zamandır hiçbir şey bende heyecan uyandırmıyor. uyandırsa bile aradan zaman geçtiğinde hatırlayacağım kadar etkili bir heyecan uyandırmıyor. içimde uyanan isteği yerine getirme enerjisini bir araya toplayamıyorum. içeride bir yerlerde sağa sola dağılıp en sonunda yok oluyor. ne zamandır böyle onu bile hatırlamıyorum.
dışarıda bir köpek havlıyor, kim bilir bu sefer hangi saçma sebepten. derdi ne bu köpeğin diye çok düşündüm, en sonunda tek derdinin kendisi olmak olduğu sonucuna vardım.

"ben bir sokak köpeğiyim ve kendimce uygun gördüğüm sebepler yüzünden saatlerce havlıyorum."

bu karizmatik sokak köpeğinin havlama özgürlüğü kadar isyan etme özgürlüğüm yok. oysa yolda birilerine saldırmak, ısırmak en azından korkutup kaçırmak ne güzel olurdu.
proust romanlarındaki -lar derken seriden bahsediyorum - bohem hayatı istiyorum bugün. fransanın sahil kentlerinde birşey yapmayı düşünmek üzerine geçen uzun seneler. ki aslında birşey yapmayı düşünme hususunda romanın ana karakterinden çok farklı değilim.

aslı erdoğan da avusturyadan isyan etmiş. etmiş ama ettiğiyle kalmış. isyandan ziyade çaresiz bir ilgi arayışı çığlığı hissi uyandırdı bende. tesadüf o ki gerçekten onunla görüşen insanlardan haber bile alabildim, ve haber teorimi destekledi.

hayır ilgi arayışında değilim. ya da bilmiyorum. daha çok kabullenme sürecindeyim. yalnız bırakılmak, yalnız kalmak, sessiz kalmak ve işe gitmek zorunda olmamak ihtiyacındayım. uzun bir bayram tatiline daha çok mu var? "şimdi biraz dur" düğmesi olsa hayatımın. birazcık dursak, bir süreliğine ara versek. hiçbir şeyin anlamı olmasa ve bu yüzden endişe de olmasa. zamansız, isimsiz, varlıksız, boşluğun içinde bir süre.

ve gene aynı kase

19 Nisan 2013 Cuma

11 Nisan 2013 Perşembe

2 Nisan 2013 Salı

anlaşılmayacağını bile bile anlatmak için bu bitmez çaba, enerji niye? nereden geliyor bu değirmenin suyu?
sonrasında bu kadar yanlış anlaşılabilmek nasıl mümkün olabiliyor?
insan olmak ne zormuş. gerçekten. kimsenin almadığı bu görevi ben niye almşım ki, aklım neredeymiş ki benim o zaman?
bir zamanlar sinbad masallarını çok okurdum. orada bir  büyücü başka insanlarla beden değiştirebilmeyi başarmıştı. bu beden değiştirme konusuna o zamandır takıntılıyım. diyorum bi değişsek, oradan nasıl görünüyor dünya. ama değişsek de aklım heryere benimle gelmeyecek mi?
bazen düşünüyorum evren benim aklım kadar işte. varoluşun hepsi benim aklımın sınırları kadar değil mi? o zaman belki küçültebilirim bile?
Tanrım!!
Hem içimden çıkmak istemiyorum, hem içime sığamıyorum..
Sayılar, insanlar, görüntüler, düşünceler, kalabalık. Her yer çok kalabalık. Ve bir o kadar da boş, bom boş. Hem boşluk istemek hem boşlukta yalnız hissetmek.
Kaybettiğim şeyler geri gelir mi diye düşünürken, başka bir ses acaba kaybettim mi demekten geri durmuyor. Kaybettiysem neyi kaybettim.
Anlamsız.
Güvenmek lazım.

6 Mart 2013 Çarşamba

Words


Oluyor, elimde değil

Mutluluk başkasına inat olsun diye hissedilebilen birşey değil. Hatta inatla varılabilecek bir yer var mı ondan bile emin değilim. Başkaları tamamen yok olunca, sadece sen kalınca ve birşeyleri kendin için yapmaya başlayınca, kendinden biri geliyor ve o zaman inada da gerek kalmıyor. Sen ve o değil, sen ile o değil, siz. Aynada herşey güzel görünüyor, bir ile bir gene bir yapıyor.

17 Aralık 2012 Pazartesi

Köpük


Şehrin karmaşık arka sokaklarında uzun süre dolaştıktan ve bir sürü yokuşu tırmandıktan sonra “İşte geldik.” diyor yanımdaki adam. Kerpiçten yapılmış bir evin önünde duruyoruz. Duvardaki boya yer yer dökülmüş. Parlak sarı rengin altında ondan daha parlak bir mavi görünüyor. Ev o kadar eski ki değince üstüne yıkılacak gibi hissediyor insan.

Yağlıboyayla boyanmış çift kanatlı kapının açılması için basacak bir zil aranıyorum. Ben bakınırken yanımdaki adam kapının paslı demir halkasına yapışıp, kapıyı iteklemeye başlamış bile. Çok yakınım olmayan bazı insanların evleriyle ilgili bir problemi çözmek için bu adamdan yardım istemişim, o da beni alıp buraya getirmiş. Adamı nereden tanıyorum, niye ona gitmişim hiç bilmiyorum. Biraz tedirginim o yüzden.

Adam bir yandan yağmur yüzünden şişip, sıkışmış kapıyı omuzluyor bir yandan bana laf yetiştiriyor. “ Bu sorunu çözse çözse Ramazan Bey çözer. Babası Osmanlı zamanında bütün buraların muhtarıymış. Ölünce muhtarlık Ramazan Bey’e kaldı tabii. Aslında kendisi öğretmendir. Ama bu işlere de bakıyor, babadan kaldı ne de olsa. Anlaşamayan ona gelir, özellikle bu civardaki evler için. Hepsinin kayıtlı olduğu defterler Ramazan Bey’de şimdi. Açar bakarız olmadı.” Bu adam bana niçin yardım ediyor anlayamıyorum.

Tahta kapı gıcırdayarak küçük bir avluya açılıyor. Buralarda hemen hemen her evin avlusu olduğunu bilmeme rağmen şaşırıyorum. Hemen sağ tarafta kalın naylondan baraka gibi bir şey var. O tarafa doğru yöneliyoruz adamla birlikte.Eski tahta çıtaları birleştirip aralarına naylon germişler ama bu önlem birkaç yağmur damlasının aradan sızıp burnuma ve gözlüğüme damlamasına engel olamıyor. Kapıdan girerken kalın naylonların arkasından seçtiğim karaltının yaşlı bir kadın olduğunu görüyorum.”Ramazan Bey’e bakmıştık.” diyor yanımdaki adam. Kadın yarısı dolu, kenarları kıvrık çuvalların arkasından cevap veriyor, “ Yukarıda, çıkın kendiniz.” Bu kadının niçin burada olduğunu da anlayamıyorum. Bir iç avluda, yağmur geçiren naylonların altında kuruyemiş, kuru bitkiler ve bakliyat satıyor. Kapısı olmayan barakadan çıkarken, kadını hiç umursamadan çuvallardaki şam fıstığı ve bademden alıyoruz birer avuç. Böyle bir şeyi nasıl yaptığımı anlayamıyorum.

İçeri girdiğimiz kapının önünden geçerek bu sefer sola dönüyoruz. Evin içi dışından daha eski görünüyor. Göz alıcı bir maviyle boyalı avlunun duvarları. Teneke saksıların içinde çiçeği olmayan bitkiler var. Sardunya bunlar. İçine çiçek ekilmiş tenekeleri hiç sevmediğimi düşünüyorum. Çiçeğe haksızlık gibi geliyor bana. Botlarımın içinde parmaklarımı oynatmaya çalışıyorum, soğuktan hissizleşmişler. Ayaklarıma bakarken, dizleri ıslanmış ve bacağıma yapışmış pantolonumu görüyorum. Bacaklarımın karıncalanmaya başladığını ve acıdığını o zaman farkediyorum.

Küçük merdiven dizilerini tırmanmaya başlıyoruz. Üç basamak dümdüz yukarı, üç basamak sola ve ardından son üç basamakla sağa. Merdivenler sağa , sola dönerken aralarda kare boşluklar oluşturmuşlar. O boşluklara muşambalar serilmiş. Yağmur sırayla muşambaların üzerine ve teneke dama düşüyor, tenekelerin oluklarınden tekrar muşambaların üzerine. Kıvrımlar suyla dolmuş. Sessizliğin içinde oldukça gürültülü bir ev burası.

Merdivenlerin sonunda karanlık oluyor birden. Koridor ileri doğru devam ediyor. Ama biz sağdaki ilk kapının önünde duruyoruz. Yanımdaki adamın eve ilk gelişi değil belli ki. Hiçbir şey onu şaşırtmıyor. Önünde durduğumuz her hali yabancı kapı bile. İçindekiler bu eve ait değil sanki. Her parçası bağımsız, bıraksalar gideceklerinden şüphem yok. Kapının kolundan bastırarak açıyor kapıyı adam,bu sefer zorlanmadan. İçeri adımımı atarken buz gibi bir hava çarpıyor yüzüme, beni iliklerime kadar titretiyor. Titrememe sebep olan havanın soğuk oluşu değil aslında, taşıdığı koku. Eski kağıt,ahşap, yün, naftalin ve hastalık kokuyor.

“Merhaba Ramazan Bey.” diyor yanımdaki geveze adam. Titrememi bastırmaya çalışarak “Merhaba!” diyorum bende. “Geçmiş olsun...” Ramazan Bey şöyle bir bakıyor bana, cevap vermeden. Sanki ben şeffafmışım gibi bakıyor bana. Bakışları içimden geçiyor gibi. “Bir bardak su verebilir misin?” diyor. “Tabi.” diyebiliyorum zar zor. Sürahi nerede diye bakınırken diğer adam işaret ediyor. Arkamı dönüp kireçten sararmış, ağzında küçük kırıklar olan bir bardağa su dolduruyorum. Bardağı elime aldığımda su dökülüyor elimin titremesinden. Ne yapacağımı şaşırıyorum. Aceleyle Ramazan Bey’e uzatıyorum bardağı. Alırken eli elime değmesin diye dua ediyorum içimden. Bu arada suyun bir kısmını da hasta adamın üzerine döküyorum. Buraya yalnız başıma niçin geldiğimi soruyorum kendime devamlı.

Ramazan Bey camı kırık bir pencerenin önünde, oldukça eski bir yatakta yatıyor. Rüzgar eve doğru estikçe birkaç yağmur damlası düşüyor yastığının üzerine. Oda dışarıdan daha da soğuk sanki. Hasta adamın üzerine incelmiş, pis bir battaniye örtülmüş. O kadar pis ki rengi kırmızıdan kahverengiye dönmüş. Adamın üstünde battaniyeden başka bir şey olmadığını farkediyorum hayretle. Altında soğuktan kasılmış incecik bacakları seçiliyor.

Gözlerimi battaniyeden ayıramıyorum. Ayırmıyorum. Ramazan Bey’in yüzüne bakamıyorum çünkü. Oksijenli su dökülünce köpüren yaralar gibi cildi köpürüyor devamlı. Köpüren deri parçaları kuruyor, hemen arkasından dökülüyor parça parça. Kırmızı, mor ve grinin her tonu var bu yüzde. Ben cüzzam olduğunu düşünüyorum, kitaplardan okuduğum kadarıyla. Bilmiyorum cüzzam nasıl görünüyor. Kendime engel olamıyorum daha fazla, birkaç adım atıyorum geri geri. Ne düşündüğümü anlayıp açıklama yapma gereği duyuyor . “Kemik erimesi var bende...” “Kemik erimesi böyle olmaz ki..” diye düşünüyorum. Ama inanmış gibi yapıyorum, acıyorum galiba bu aciz adama. Elimde kalan bademleri uzatıyorum, elinin bana değmemesine dikkat ederek.

Uzattıklarımı yedikten sonra yüzünden ve parmaklarından sarkan deri parçalarını koparmaya devam ediyor. Parmakları mosmor olmuş artık. Ellerine bakarak bu acayip hastalığın vücudunun her yerinde olduğunu düşünüyorum dehşetle. “Kemik erimesi var, kalkamıyorum yataktan.” diyor. “İltihaplanıyor vücudum, daha sonra dökülüyor böyle.” kocaman bir deri parçasını koparıyor alnından. “Üzerinize örtecek daha kalın bir şey yok mu?” diye soruyorum “Örtsek, çok soğuk hava.” “Şu dolapta olacak.” diyor, üzerinden deriler sarkan parmağını uzatarak.

Geveze adamla birlikte aramaya başlıyoruz dolabı. Nereyi açsak eski defterler, kitaplar çıkıyor dolaptan. Yerde duran sandığı farkedip ben onu karıştırmaya başlıyorum. Üzerinde bembeyaz kolalı örtüsü olan tozlu ve çok eski bir sandık bu. Kapağını açınca içinin ağzına kadar defterle dolu olduğunu görüyorum. “Aradığımız defterler bunlar galiba.” diye geçiriyorum kafamdan ama yorgan bulmaya çalıştığımız aklıma geliyor. Dolabı aramaya devam ediyoruz adamla birlikte. Sonunda dolaba hiç uymayan beyazlıkta bir bohçanın içinde yeni,yeşil battaniyeyi buluyoruz. Hemen örtüyoruz köpüren Ramazan Bey’in üstüne.

Oraya niye gittiğimizi unutup Ramazan Bey’e yardım etmeye uğraşıyorum farketmeden. Sırt çantamdan dergiler, kitaplar çıkarıyorum.Yatağın yanına bırakıyorum. “Madem öğretmensiniz, hoşunuza gider okumak sanırım. “diyorum. Ama içim içime sığmıyor. Yataktaki adamın cüzzamlı olabileceği aklımdan çıkmıyor. “Şu anda okuduklarımı alsam daha iyi olacak.“ diyorum dayanamayarak. “Hastalık bize de bulaştı mı?” der gibi geveze adama bakıyorum. Onun da gözlerinde endişe görüyorum o zaman. “Kitaplara elledi.” diye düşünüyorum çantamı kolumdan geçirmeye çalışırken.

Kafamı kaldırdığımda Ramazan Bey’in şişmeye başladığını görüyorum. Dışarıda yağmur hızlanıyor Ramazan Bey’i söndürmek ister gibi. Kaynayan bir tencere gibi köpük köpük oluyor adamın suratı. Korkudan ne yapacağımı şaşırıyorum. Geriliyorum kapıya doğru. Kitaplarım aklımdan çıkmıyor. Ramazan Bey patlamak üzareyken gözlerimi açıyorum. Odamın tavanındaki yıldızları görüyorum. Baş ucumdaki duvara takılı oluktan akan su sesini duyuyorum. Dışarıda yağmur yağıyor. Yatağıma iyice yerleşip gözlerimi kapıyorum.

14 Aralık 2012 Cuma

Ben uyurken ayrıldık. İçimden bir ses bunun son görüşmemiz olduğunu söylüyordu, yani sevgili olarak. Onu tekrar görecektim tabii, ortak bir hayatın içindeydik. Bundan sonraki hayatımız ortak fakat ayrı olacak. Düşündükçe acı veriyor, düşünmemeye çalışıyorum.

Son defa sarılmadan önce neler neler geçmişti aklımdan. Daha vedalaşmadan uzaklaşmıştı benden. Vedalaşacağımızı bilmiyordu aslında. Ama hiç şaşırmadı. İtiraz da etmedi. Daha sıkı sarılmasını isterdim. Gerçek bir son sarılma gibi, ve bunun son sarılmamız olmadığını söylemesini. O anda iyice anlamıştım onun bana çok önceden son defa sarıldığını. Birlikte olan iki kişi, ortak olması gereken duygular olsa bile her şeyi aynı anda yaşamıyor demek ki. Öğrenmem gereken ne çok şey varmış.

Beni en çok zorlayan, sarılma isteğimi sözlü söylemem gerekmesiydi. Ancak mırıldanabildim. “Sarılabilir miyiz?” Kokusunu deri ceket kokusundan ayırabilmek zor. O ceketi o kadar çok giyiyor(du) ki, kendisinin de zaten deri koktuğundan şüpheliyim.

Çok uzun yıllar geçse bile insanın kokuları unutmaması ne kadar garip. Burnumda tüttü derler ya, doğru. Beynin bir oyunu ya da mucizesi.

Sarılmak. İçinden çıkamadım bu kelimenin. Sarmak, sarılmak. Karşılıklı birbirini sarmak. En güzel salyangozlar sarılır. Sarılmanın hakkını vererek. En büyük aşk salyangoz aşkı belki de. Onları görünce insanın salyangoz olası geliyor.

Son sarılmada, ben sarılmadım, sardım. Hatta sıktım kollarımı, gücümün yettiğince. Onun da beni sıkmasını,sarmasını umdum. Arkadaşım gibi davrandı. Bitmesini istemediğim birkaç saniye. Saatin tik takları uzunluğunda. Tik, tak. Belki bir tik tak daha. Son sarılmanın sonu.

Gözlüklerimin üzerinden gözlerine baktım. Belli ki işi var, acelesi var, bana vakti yok. Arabasına bindi. O kadar zor ki ayrılmak. Elimi uzattım istemeden. Belki de isteyerek. Hem de çok isteyerek.

Elinin sıcaklığı. Bu his de unutulmayacak. Aklıma geldiğinde elim yanacak, yumruğumu sıkacağım, elim için bir yer arayacağım, gözlerimi kırpmayı unutacağım. Eli yumuşak değil. Benimki de değil. Uyuşuyoruz. Elimi tutunca derimin altında hissettim elini, göğüs boşluğumun içinde. Nefes gibi. O ne hissetti?


Bırakırken en son parmak uçlarımız değdi. İlişkimiz uyanıkken başlamıştı, ben uyurken bitti.

10 Aralık 2012 Pazartesi

7 Kasım 2012 Çarşamba

Hayal kırıkları

İnsanın en çok canını acıtan hayalin kırıklarıymış. Gözünden başlayıp midene kadar paramparça eden, keşke hiç başlamasaydım dedirten. Ne ki, keşkenin kimseye faydası yok. Kırılan da bir daha eskisi gibi olmuyor.

22 Ağustos 2012 Çarşamba

bu şarkı bana fena halde John Lennon'ı hatırlatıyor

Ama şaşırtıcı derecede güzel...

17 Haziran 2012 Pazar

Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar

Kırılmış kalbimi karşıma aldım, beraber oturduk sustuk. Yorgun yara bere içinde, her yeri sarılmış. Ben nereden başlayacağımı bilemedim, onun anlatmaya mecali yoktu. İkimiz de düğüm düğüm olmuşuz farkında değiliz. Bas bas bağırarak ağlamak istedim, göz yaşlarım düğümlerden yukarı çıkamadı. Böylece içimde büyüyen göz yaşı topuyla üç kişi olduk. Yalnız kalmaktan iyidir.

16 Haziran 2012 Cumartesi

Romantizm öldü yaşasın laubalizm

"Gerizekalı sevgilim" içten bir sevgi mesajı olmuşken, eş kocaya bir sevgi sözcüğü olarak "aptal" diyip gülüyorken, en ufak bir tartışmada Allah belamızı veriyorken, kavga büyüyünce ümükler sıkılabiliyorken.....kafalarımız ne güzelmiş, güle güle kullanalım.

2 Haziran 2012 Cumartesi

Açıklama

Rekin Teksoy ölmüş. 30 Mayısta. Kendisini hiç tanımazdım ta ki Decamerron ve Prens'i okuyana kadar. Bolca çevirmenin notu olurdu. Sonra bu sabah bir ay sonra öleceğimi öğrensem ne yapacağımı düşündüm. Bir kitle iletişim yöntemi olarak (tabii ki) facebooktan hemen bir "ne düşünüyorsunuz" yazısı yazardım. "Hey dostum, hiç merak etmiyor olsak da aklındakini söyle".
İşte yazıyorum:
Sevgili dostlarım, arkadaşlarım, akrabalarım, hocalarım, şöyle bir tanıdıklarım, hayatta hiç karşılaşmadığım halde listemde ekli olanlar. Ben ölüyorum. Aslında hepimiz ölüyoruz ama ben sizden farklı olarak zamanını biliyorum. Lütfen üzülmeyin, ağlamayın, -mış gibi yapmayın, bugüne kadar ki arama sıklığınızı değiştirerek fazladan arama yapmayın, en önemlisi acıma dolu mesajlar göndermeyin. Size her şey için teşekkür ediyorum veya etmiyorum, karar veremedim. İyi kötü bugünkü ben olmamdaki katkılarınızdan dolayı teşekkür edebilirim ama onun da ömrü kısa sürdü. Keşke Fransızca bilseydim, havalı bir "adiyö" mesajı yazabilirdim.
Kalan bu kısa sürede içimdeki öfke kalıntı/kırıntı veya yumağının geçmesini bencilce kendim için ümit ediyor, size kendi yolunuzda güzel bir seyahat diliyorum.

Şu anda öleceğim yok (en azından bilgim dahilinde). Ama olur da ölürsem yazımı da yazmış oldum. Oh, mis.

17 Mayıs 2012 Perşembe

İçselleştiremediğimden gelirim ben bu yere

Acılar, acılar, acılar, geçmeyen ve anlayamadığım bir şekilde hızla geçen günler, hayatım. Bugünlerde bir kitap okuyorum. Ağrı kesici gibi, 4 saatte bir alsam olur, etkisi ancak o kadar sürüyor. Yeterlilik jürisindeki artist hocam ne demişti bana? "İçselleştirememişsin." Hocam ben içselleştiriyorum da, dışarının etkisine karşı bu kadar  dayanabiliyor!

21 Nisan 2012 Cumartesi

Şiddet

Geçenlerde Gaziantep'te bir doktor ölen hastasının yakınları tarafından katledildi. Yaşının genç, eşinin hamile olması durumu daha da dramatik hale getirdi. Avatarlara siyah kurdele takıldı, doktorlar bir günlük hasta bakmama eylemi yapacaklardı, yaptılar mı bilmiyorum.

Şiddetin sözlükteki anlamlarından biri, karşıt görüşte olana kaba güç kullanmak olarak geçiyor. Şiddet güçlünün güçsüze gücünü kullanarak zulmetmesidir. Doktorun bıçaklanması olayı bütün doktorları ayağa kaldırdı, ancak bu, ülkede - veya dünyada - yaşanan ne ilk ne de yaşanacak son hadise. Doktorların toplumdaki geçmişten gelen farklı statüleri gereğince hepimiz bir anda hekim olduk. Ancak şiddet ne yazık ki iliğimize kemiğimize işlemiş durumda.

Öğretmenin öğrenciye, öğrencinin öğretmene, kadının kocasına, kocanın karısına ve hatta sevgililerin birbirlerine, anne babaların çocuklara, çocukların yaşı ilerlemiş anne babasına, işverenin işgörene, müşterinin tedarikçiye ve balığın baştan kokması gibi devletin insanlarına uyguladığı şiddetin derecesini ve durumun vahametini herkesin bir an önce idrak etmesi gerekiyor.

Birlik, beraberlik ve hoşgörünün prim yapmadığı son dönemlerde kaynağı ne olursa olsun güç en değerli şey haline geldi. Gücü olmayanın da güçlü görünme çabaları işleri içinden daha da çıkılmaz bir hale getiriyor. Tek dişi kalmış canavar olarak tabir edilen medeniyet mumla aranır oldu, taş devrinin bile kendine göre bir adalet anlayışı vardı büyük ihtimalle.

Füzeleri uzaya daha az maliyetle göndermek için ozon tabakasını delen bir nesle dahil olan bizlere Tanrıdan sağduyu ve akıl gelir mi bilinmez..

12 Nisan 2012 Perşembe

İnsan gurbete gitmeden de gurbetçi olabiliyormuş, bunu öğrendim. Sen yerinde duruyorsun, etrafındakiler bir bir gidiyor. Geriye gurbet yarası kalıyor, hepsinden derin.

24 Mart 2012 Cumartesi

Aşka aşık olmak

Gözlerine bakarken
güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,
bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde kayboluyorum...

Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,
durup dinlenmeden değişen ebedî madde gibi gözlerin :
sırrını her gün bir parça veren
fakat hiçbir zaman
büsbütün teslim olmayacak olan...

Nazım Hikmet Ran

20 Mart 2012 Salı

16 Mart 2012 Cuma

klişe deyip geçme

Cliché #1: Hooking up on a first date probably won’t lead to love
Women hear it all the time: If you want a relationship, don’t sleep together too quickly. But is this advice simply old-fashioned — or is it legit? Most likely it’s the truth, according to a study conducted by the University College London, University of Warwick and the London School of Economics and Political Science, which found that a relationship does have a better chance of getting off the ground if a couple doesn’t become intimate on the first date. Using a mathematical model, researchers found that more “reliable” men are willing to wait longer before doing the deed. Why does holding out boost your odds of landing a relationship? Researchers say that the early stages of courtship allow women to gather information that helps them assess a man’s romantic potential to ensure that he’s worth sleeping with before doing so.

Cliché #2: Beautiful women expect men to pay for their dinner on dates, and men are happy to offer
It pays to be pretty! Psychologists from St. Andrews University in Scotland found that men are more likely to pay on a date if find the woman to be quite attractive. According to the study, that’s because men believe if they invest their resources and prove they have the potential to be good providers, it increases their chances of securing a second date. Not that the ladies mind, either — the researchers found that women who consider themselves to be physically attractive expected their dates to shell out for dates.

Cliché #3: Men enjoy casual flings more than women do
Samantha Jones might have had her share of one-night stands and meaningless encounters, but the average woman just isn’t into that... at least, not according to findings published in the journal, Human Nature. Why? Evolutionarily speaking, women bear the brunt of child-rearing, so it’s important for them to enter relationships with men who could be potential husbands — making them less likely to hook up with just anyone. When the study’s researchers at Durham University in the UK asked almost 2,000 men and women to talk about their feelings after partaking in a one-night stand, 80 percent of the male participants had positive feelings about their night of passion, saying they secretly wanted their friends to find out about their escapades. Only slightly more than half of the women surveyed echoed those positive feelings (54 percent). In fact, the female participants were more likely to say that they had “let themselves down” and were worried about damaging their reputation, saying they found the experience less sexually satisfying than the men did. Another study conducted by researchers at James Madison University in Harrisonburg, VA found that when given a choice, guys opt for hooking up instead of dating and women prefer dating over a casual fling. Who knew?

Cliché #4: Men get uncomfortable when women cry in front of them
Ask any guy how he feels about crying, and he’ll probably say that there’s nothing worse than seeing a woman reduced to tears in his presence. But men aren’t exactly being insensitive jerks; rather, their discomfort with tears has biological roots. A paper published in the journal Science found that female tears actually contain odorless chemicals that physically turn men off. When researchers at the Weizmann Institute of Science in Rehovot, Israel had 24 men aged 23-40 sniff jars containing either female tears or several drops of a salt solution, then had them rate women’s faces for sexual attractiveness, 71 percent of the subjects who sniffed the female tears found the women to be less attractive. What’s more, men who took a whiff of the jar containing human tears showed reduced levels of arousal, a slower breathing rate, and lower levels of the male hormone, testosterone (which could explain why shedding a few tears around a man will make him agree to anything, as long as you stop).

Cliché #5: Bad boys are especially sexy
Sean Penn, Colin Farrell, and Chris Brown: three men most of us might think are indisputably hot, but as luck would have it, scientists still wanted to prove the allure of these bad boys. Researchers at the University of British Columbia found that guys who look moody or sullen are more attractive than men who smile, according to a studypublished in The American Psychological Association journal, Emotion. The reason: A man with a don’t-come-near-me face conveys that he’s strong and valuable — two traits that women traditionally look for in a man.

Cliché #6: Men prefer younger women; women prefer rich men
Donald Trump and Melania Knauss, Kelsey Grammer and Kayte Walsh, Hugh Hefner and… well, anyone may look ridiculous walking down the street together, but these unlikely pairings can be explained with science.Research published in the journal Biology Letters found that men prefer younger women because they’re very fertile, upping their odds of producing lots of healthy offspring. Psychologists at the University of Turku in Finlandfound that men who marry women 14.6 years younger than themselves have the highest number of healthy babies. Likewise, women prefer older, wealthier men due to their status in society, plentiful resources, and ability to provide for their offspring.

Elise Nersesian

15 Mart 2012 Perşembe



“Şeytanın yaptığı en büyük kurnazlık, bütün dünyayı mevcut olmadığına inandırmaktır.”

                                                                                                     Olağan Şüpheliler

13 Mart 2012 Salı

12 Mart 2012 Pazartesi

11 Mart 2012 Pazar

Denizin sesi gibisi var mı?

Zaman geçiyor, umut etmemeyi de öğreniyorum. Neyin umudu zaten, sadece bu an yok mu? Trenden inmişim, istasyonda durmaktayım sanki. İçimden bir ses durma, çık git diyor. Git ve arkana bakma. İlk adımı atsam minik kanatlarım çıkacak. Uçup gideceğim, ben ve ben, biz olarak. O esnada hızla geçen bir trenin rüzgarı yüzüme çarpıyor, ben de arkasından bakıyorum.

Benim hala umudum var

Neden ısrarla canımı yakmak istiyorsun? Oysa bizimkiler aslında çözülemeyecek sorunlar değildi. Belki de yanılıyorduk(m), zira görüyorsun çözemedik. Dün akşam bu yüzden Ali bana bir tokat attı, hatta kafa göz daldı. Kalbim, beynim darmadağın oldu, ufacık ufacık parçalar yağmur giderlerinden şehrin kanalizasyon şebekesine karıştılar. Sonra ben uyudum. Ben uyurken parçalar civa gibi birbirlerini bulup geri dönmüşler. Söyler misin, biz ne yapıyoruz?

Bazen domestik bir insanım

Sevgili günlük. Ben geçenlerde yemek de yaptım. Sosis komasına girmek üzereyken müdahale ettiler, kurtuldum. Sosis dozunda kullanılırsa lezzetli oluyor.

Boris Vian - Günlerin Köpüğü

"Onunla ilk olarak nasıl konuşmaya başladığın hakkında bana bir bilgi vermeyecek misin?" diye devam etti Colin. "Şey ya..," dedi Chick,"Ona Jean-Sol Partre'ı sevip sevmediğini sordum, o da bana kitaplarının koleksiyonunu yaptığını söyledi...Ben de o zaman: Ben de dedim... ve ona bir şeyler söylediğim her seferinde o da: Ben de diye cevap veriyordu... ve tabii ki karşılıklı olarak... Sonunda da sırf varoluşçu bir deney yapmak için ona: Sizi çok seviyorum dedim ve o da Oo dedi! "Deney başarısız oldu..dedi Colin.

10 Mart 2012 Cumartesi

No, no. I am not dying yet.. But nice cover

Jon Hamm, bilinen bir konuya parmak basmışsın ama hoşuma gitti

".....stupidity is certainly celebrated. Being a f-cking idiot is a valuable commodity in this culture because you're rewarded significantly."

Morissey, morissey

Bu sabah gene seni düşünerek uyandım. Bir süredir geceleri de uyuyamıyorum. Ben ki, her bir uykusu kış uykusuna bedel insan, uyuyamıyorum. Kafamda düşüncelerle uyanıyorum, düşüncelerin çoğu da seni içeriyor. Bana hediye ettiğin kitapları okuyorum. Bu davranışımın adını "anılarla barışmak" koydum. Ne senin hayalinle, ne de yaşadıklarımızla kavga etmemeyi  öğrenmeye çalışıyorum. Kitabın birini bana doğumgünümde almıştın. Diğerinin özel bir sebebi yoktu sanırım, sadece senin en sevdiğindi. O kadar kalınlar ki, ikisini üst üste koyunca oldukça heybetli görünüyorlar. Okuyorum, alışıyorum.

Tanrı'nın müziği varsa böyle bir şeyler olmalı

Kadınlar(ın bir kısmı) neden tatlı sözlere kanma eğilimiyle doğar?

Çocuğu geçtim, fotoğraftaki deve olmaya bile razıyım, inanır mısın?


Neden açık açık konuşmuyoruz ki biz?

9 Mart 2012 Cuma

Hatırlıyor musun, beraber olmamıza insanlar (?) hep şaşırdı.  Bizim için söyledikleri "Çok farklı ama uyumlu" tanımını sevmiştim. "Sizin beraber ne işiniz var?" sorusuna işe şimdi, "Bizim bir İŞİMİZ var." demek istiyorum. Vardı daha doğrusu. Bizim ancak ikimizin anlayabileceği bir işimiz vardı. Nokta. (ve çaktırmadan sana bakıp bıyıkaltından gülümsüyorum) İyi bir iş de çıkardık, belki ileride daha iyi anlayacağız. - görev tamamlandı-

Aklıma parça parça anılar geliyor. Şimdi seninle bir kitapçıda olsak, tavana kadar kitaplıklarla dolu bir oda hayal etsek evimizde, ben sana sorsam "Hangi Beauvoir kitabını okusam?" diye. Eminim "Mandarinler" derdin. "Neden, neden, neden?" diye sormuştun hatta bir seferinde. Aslı Erdoğan'ınki de altı çizili başka bir kitabındı. Altı çizili kitaplar serisi orada son buldu zaten. "Al, benim aklım böyle çalışıyor" diyerek bana vermiştin.

En çok sinemeya gitmeyi özleyeceğim biliyor musun? En son hangi filme gitmiştik acaba, Demir Lady miydi? Oscar alacağını da tahmin etmiştik üstelik. Bir de annenin su böreklerini. Ben gidiyorum dediğinde aklıma ilk su börekleri gelmişti. Yemek yemeyi çok severim bilirsin ama son zamanlarda yemeklerin de tadı yok. Galiba bir kaç kilo da verdim. İyi oldu.

Şimdi çıkıp kitabı alayım..

I have to learn now!

Tanrı seni görmeme izin vermiyor. Neden bilmiyorum ama vermiyor. Bizim şimdiye kadar olduğu gibi ayrı hayatlar sürmemiz O'nu daha mutlu ediyor olabilir. Çünkü kıvılcım çıkarıyoruz biz. Hem aynı, hem de çok farklıyız. Bu aynılığı ve farklılığı da seviyordum üstelik.
Ve aslında sen de seni görmeme izin vermiyorsun. Belki ben de seni görmeme izin vermiyorum. Hepimizin içinde birazcık Tanrı varsa, suçu Tanrı'ya atmak haksızlık olmaz mı? İzin vermiyoruz, olmuyor. Tanrı bizim istediğimizi yapıyor. Yorulduk galiba. Ya da bıktık mı dersin?
Hayat garip. İnsanlarsa hayattan daha garip. Ben de normal olduğumu iddia etmiyorum, bünyemde çeşitli tuhaflık barındırdığımın farkındayım, hatta bazılarını seviyorum, bile bile tutuyorum onları. Bu arada iddialı olduğum hiçbir şey yok galiba. Yazarken dikkatimi çekti.
Dedem vardı benim bir zamanlar. Beklenmedik anda çıkar gelirdi. Ayak parmaklarımı çeker çıtlatır, kulaklarımı ısırır beni gıdıklardı. Gülmeye doyamazdım yanında. Bana alıç alırdı (alıç ne bilir misin?), boynuma asardım. Sabah uyanınca koşa koşa yattığı yere giderdim, yerinde bulamazdım. Öyle habersiz gelir giderdi. O boş oda, katlanmış çarşaflar içimi nasıl burardı sana anlatamam. Kapı eşiğinde bakar kalırdım. Senin yokluğun da öyle yaptı işte beni.
Zaman her şeyin ilacı diyorlar ya, koca bir yalan. Alışıyorsun sadece, kanıksıyorsun. Kabuk bağlıyorsun. Ama o  his hiç gitmiyor, içine kuruluyor, bir güzel yerleşiyor. Daha mı güçlü oluyorsun, daha mı ürkek oluyorsun onu daha çözemedim. Zaten çözemediğim o kadar çok şey var ki.
Dün akşam televizyonda bir şey izledim. Kuantum fiziği hakkında bir takım bilgiler. Tabii şimdi burada hepsini anlatamayacağım. Adam diyor ki, hani playstation var ya, onu yazan kişi hangi hareketin ne sonuç vereceğini biliyor, onun için bilinmezlik yok. Ama oyunu oynayan bilmiyor. Biz de öyleyiz işte, oynuyoruz da sonuç ne olacak bilmiyoruz. Ama ben bilmek için deliriyorum. Bilseydik heyecanı kalmazdı belki? Ama bazen bu kadar heyecan da çok geliyor, itiraf ediyorum.
Sabah aklıma Simone De Beauvoir geldi. Kendisini ne çok severim bilirsin. Hayranlık duymak huyum değildir ama, onun hayranıyım. Belki bir kaç kitabını bu yaşımda yeniden okumalıyım.
Sensiz günler seni merak ederek geçiyor. Ve Tanrı seni görmeme izin vermiyor.

Let's celebrate our differences

Ve sordu: Neden beni öperken gözlerini kapamıyorsun?

8 Mart 2012 Perşembe

Ey bana elektronik müziği sevdiren insanlar, bu kadar içli söylemeniz şart mıydı?


Biraz arabeskin kime zararı var?


İnsana en çok acıyı ümit etmek veriyormuş. Ümit azaldıkça acı da beraberinde azalıyor. Ümit etmemeyi de öğrenebilir insan, acıdan yoruluyorsa..
Kendime kendimi doğurmak istiyorum. Bu bir megalomani değil, hayır, hayır. Kendimi baştan yaratamadığıma göre, kendime gözlerinde ışık olan çocuklar doğurmak istiyorum. Onların gözlerindeki ışıltıyla kendi çocukluğumu hatırlamak belki yaşamak istiyorum. Yine ümitler, yine acı.

We always do walk alone


Fikret Kızılok demişken


Gidiyorsun
Beni bana bırakıp
Ayrılığa katlanıp

Biliyorum
Sen de benim gibi
Ayrılığa katlanıp

Artık bir derin sızıdır
Bize bizden kalan
İçimizde saklanan

Artık bir ömür boyudur
Seni bana çağıran
Kalbimin kuytusundan

Gece yarıları
Sokak lambaları
Penceremde
Meraklı rüzgar

Okul çocukları
Pürtelaş insanlar
Hiçbirşey
Olmamış gibi

Oysa içimden kopan bir sen değilsin
Umutlarım anılarım inançlarım var
Kendine gülümseyen bir halim olsa da
İçin için akan gözyaşlarım var.

But you treat me like a stranger and that feels so rough



Peter Gabriel esintileri hafif hafif
Rutin dramlardan yorulup rutin boşluklara geri dönüşün kafa karıştırıcı etkileri var. Kalbim de kafam kadar karışık. Bu karışıklıktan bütün uzuvlarım muzdarip bu günlerde. Yere göğe sığamıyor, bir yerde kalamıyor, ağlamak istiyor ağlayamıyor, uyumak istiyor uyuyamıyor, yemek istiyor yiyemiyor, okumak istiyor okuyamıyor, çalışmak istiyor çalışamıyor yani kısaca; olamıyor.

7 Mart 2012 Çarşamba

sen senken ben ben olamıyorsam
ben benken sen sen olamıyorsan
sen ve ben, biz olur muydu(k)?

kumral ada mavi tuna

sen hiç kimsenin olamayacağı kadar çok şeyimsin benim... yüreğimde sana ayrılan yer herkesinkinden büyük. yalnızca bir arkadaş, bir kan kardeş, bir sırdaş, bir çok yakın dost değil, bir büyük sevgisin sen... yanında sonsuz şımarabileceğim ve hala kaybetmekten korkmayacağım tek kişi... yani biraz annem, biraz babam, hatta hiç görmediğim dedem, belki hiç doğmayacak oğlum... sonra daimi hayranım ve tabi dokunulmamış sevgilim... sen benim masumiyetimsin tuna... benim en yakınımsın! aslında belki öbür yarımsın? bütün bunlar ne demek anlıyor musun?
Nazım Hikmet demiş ya, "bir meltem olacak rüzgarım dahi kalmadı benim..." Hayat bu çöl havasını al benden!

6 Mart 2012 Salı

İkimizin de kendimizle o kadar çok derdimiz vardı ki, birbirimize açık olmak uğruna olduğumuz kişiyi yerden yere vurmakta tereddüt etmiyorduk. Bu durum da yanlış anlaşılmara sebep oluyor, ilişkimizi iyice çıkmaza sokuyordu. Ruhumuza işlemiş olan kuşkuculuk sürekli birbirimizi de sorgulamamıza sebep oluyor, bulgularımız ya kavga çıkarıyor ya da sebebi başka şeyler olan kavgalarımızın alevlerini harlıyordu. Bu kavgalar bizi birbirimize yakınlaştıracak mıydı yoksa düşündüğümüzden başka insanlar olduğumuzu bize gösterip bizi uzaklaştıracak mıydı diye düşünüyordum.

Çünkü..


"Onu niçin sevdiğimi öğrenmekte ısrar edecek olursanız, bunu ifade edemem sanıyorum; ancak şunu söyleyebilirim: Çünkü o, o idi; ben de bendim."
Michel de Montaigne

Anka

Kalbim küllerinden yeni doğmuş yaralı bir kuştu. Zayıftı, uçamıyordu. Bir kış günü pencere önünde ekmek kırıntıları gördü, onun için bırakıldıklarını sandı. Ertesi gün gene vardı, ve ertesi gün, sonraki gün de. Kendine yeni bir yuva bulmuştu. Bahar geldi, yaz geçti, o pencereden ayrılamıyordu. Sonbahar geldi, kırıntılar azalmaya başladı.  Her geldiğinde daha azdı, bazı zamanlar hiç yoktu. Unutmuştur diye düşündü, kırıntısı kalmamıştır diye düşündü. Pencereyi gören bir ağaçta bekledi. Kış ağırdı. Sonra ne pencere önünde ne ağacın dalında onu gören olmadı. Karlar erimeye başladığında ağacın dibinde önce başı, sonra vücudunun geri kalanı ortaya çıktı. O esnada göğüs boşluğumda bir çift minik kanat çırpınıyordu.

5 Mart 2012 Pazartesi

Kendime not

Aynı daldaydık, aynı daldaydık.
Aynı daldan düşüp ayrıldık.
Aramızda yüz yıllık zaman, yol yüz yıllık.

Nazım Hikmet Ran

Merdiveni nereye dayadım?

Cesare Pavese demiş ki; "Kaderin amansız oluşu değildir sorun; çünkü insan birşeyi inatla isterse onu elde eder. Korkunç olan istediğimiz şeyi elde ettikten sonra ondan bıkmamızdır. O zaman suçu kaderde değil, kendi isteğimizde bulmalıyız."

3 Mart 2012 Cumartesi


...Sen sözünde durmayan bir “dişi” tabiatsın.
Dişilik ve erkeklik bedensel cinsiyetin adı değil, bilincin mertliğini ya da zayıflığını ifade eden iki kavramdır.
Size ikram edilen “Kutsal Kitap”ta bahsedilen erkek mert nefsi, zayıf kadın da nâmert nefsi sembolize eder. Yoksa kadın ve erkek ruh ve beden açısından biribirine denk yaratılmıştır.
Şimdi sen ey zayıf dişi, sevdiğin hırslarına geri dön...

28 Şubat 2012 Salı

Herkes haklı ve yalnız

Öğrenilecek çok şey, gidilecek çok yol var.

26 Şubat 2012 Pazar

No regrets, they don't work


Beş mi hiç mi

Duyulardan birini dünyaya kapatınca uzaklaşmak ne kadar kolaymış. Hem orada olmak hem de olmamak.

İnsanın bazen bir şarkının içinde yaşamak istediği zamanlar olur.







10 Eylül 2011 Cumartesi

Direk

Oturduğum yerden görünen bir kaç metrekarelik gökyüzünde iki elektrik direği ucundan başka birşey görünmediğini seneler sonra ilk defa bugün farkettim. Üstelik jaluziler arkasından bakınca bir hapishaneden dışarı bakmaktan farksız. Avuç olmasa da bir miktar gri gökyüzü. İnsanın özgürlüğünü kısıtlayan en güçlü şeyin kendi zihni olması ne ironik.

9 Eylül 2011 Cuma

Saatler

Zaman düşer ellerimden yere / oradan tahta boşa / saatler değişir izinsiz / hep bir sonraya demiş ya Bülent Ortaçgil...

Alarmı ayarlarken telefon diyor ki, "alarmın çalmasına 6 saat 39 dakika kaldı". Bu kadar uyuyacaksın yani, bu kadar dakika dünyadan bilinçsiz kopacaksın. Bilinçli kopmalarını geri kalan 17 saat 21 dakikada yaşayacaksın. Kalabalıklar içinde koşturacaksın, 16 saat, 15 saat ve azalan saatler yetmeyecek. 6 saat 39 dakikanın hayalini kuracaksın. Vakit geldiğindeyse bir sonraki 17 saat 21 dakikayı düşünerek yatakta debelenip duracaksın. Ters dönmüş bir kaplumbağa gibi.

Sonra birgün, deniz kenarında  düşüncelere dalmış yürürken insanlar bağırarak konuşacaklar. Biri diğerine soracak: "Ne yapıyorsun?" cevap gelecek: "Zaman geçiriyorum."

Ona fazla gelen zamanın sana neden yetmediğini düşüneceksin. Denize bakarak ama bu sefer görmeyerek yürümeye devam edeceksin.

14 Ağustos 2011 Pazar

~

Bazen içimde gözyaşları birikir. Bir sebepten ağlayamam da, tutarım. Kalbime baskı yapar, yüreğim sıkışır. İçim dolar, dolar, boğazıma kadar yükselir, konuşamam da. Ama susamam da, beynimde bağımsız cümleler, kelimeler. Gözümün önünde ruhsuz bedenler sergisi. Aklım koridorlarda dolaşır, ayaklarım odamdaki kilimin üstünde. İçim sıkışırken ruhum genişler, çıkar gider, evren kadar olur. Hiçbir yerde olmadan heryeri kaplar. Geri gel.

Karışmak veya karışmamak, bütün mesele bu.

I don't but i can't help.

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Hayat zor

Bugün hayat bana zor geliyor. Bazı günler daha zor, bazı günler kolay, bazen bunun bir önemi yok. Peki minibüse alınmayan, "öndekine bin sen" diye aslında kalkmayacak olan araç gösterilerek geçiştirilen, dokuz-on yaşlarındaki ayakkabı boyacısı çocuk için hayat ne zamanlar zor? haksızlığı algılayan, isyan eden, ama birşey yapamayan çocuk için acaba hiç kolay olacak mı?

Bazen düşünüyorum, ben başka bir ortamda yetişseydim bambaşka bir insan olacaktım. Sümüklü bir çingene çocuğu mesela, 17sinde hayatın çemberinden geçmiş, 3 çocukla unu elemiş eleği asmış. Ya da kaderin bir cilvesi ile toplu taşıma araçlarına bile alınmayacak bir insan olabilirdim. İnsanı olduğu kişi yapan nedir? İçindeki mi, çevresindeki mi?

12 Ağustos 2011 Cuma

Ucuzundan bana bir ayakkabı alsaydık bayramlık?

Çocuk olmanın en güzel yanı. Bayramlık yeni bir ayakkabının dünyanın en güzel şeyi, en büyük mutluluk kaynağı olabilmesi. Hatta bayramın hala bir anlamının olması. Kendini düşünürken senin için en önemli insanları, anne babanı da düşünebiliyor olmak. Ucuzundan bayramlık bir ayakkabı isterken başını bir yana mahcubiyetle eğmek, seni duyan başka insanlarla göz göze gelince yüzünü hemen yanında kim varsa onun karnına gömmek. Öyle işte.

11 Ağustos 2011 Perşembe

Seni ihtiyar bok böceği!


Geçen sabah merdivenlerden inerken Gregor Samsa'yla karşılaştım. Yazık ki hikayenin sonundaydı. Kaskatı kesilmiş, ters dönmüş öylece basamakta yatıyordu. İlgilenmeye vaktim yoktu, ne hazin bir son diye düşünmedim. Düşünmek istememiş de olabilirim. Herkesin sonu böyle olabilir: beklemediği bir şeye dönüşmüş, uyumsuzluk sonucu tek başına sersefil merdiven basamağında gelen geçenin önemsemediği bir kalıntı. Ve son.

7 Ağustos 2011 Pazar

Seneca

Sadece namusun iyi olduğunu anlamadıkça mutlu olamazsın Lucilius. Çünkü mutlu yaşamak için kuşkuyla titrememek gerekir. Bizi güvene götüren tek bir yol varsa o da bütün dış şeyleri hor görmek ve namusla yetinmektir. Kendini erdeme değil de talihe bırakırsan özgürlüğünden olur, başkalarına boyun eğersin. Gerçek iyiler, aklın verdikleridir. Çünkü onlar sağlam ve süreklidir. Mutluluk budur Lucilius.. (Lucilius'a Mektuplar, LXXV).

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Yeni Bir Başlangıç

Bazen ihtiyacımız olan yeni bir astar olabilir.

Sonra birden Carole King duygularıma tercüman oldu. Önce Will You Still Love me Tomorrow? diye sordu, sonra It's Too Late dedi..

5 Ağustos 2011 Cuma






"Bir zamanlar yalnız olmadığım sokaklarda bu akşam yalnız yürüdüm ve yürüdüm, dizlerimin bağının kesildiği yerlerde oturmak zorunda kaldım. Her sokak bir günümüzdü, ağır geliyordu. Gözümden çeneme uzayan parlak çizgileri kimse görmesin diye karanlıkları seçtim. Aslında o anda ikimizden başka kimseyi de görmüyordum. Aklımda biraz sabunlu su ve diş fırçasıyla spor ayakkabıların nasıl tertemiz olacağı vardı."

11 Temmuz 2011 Pazartesi


İçimde birşeyler pırpır ediyor, ama bu midede kelebekler değil, göğüs boşluğumda leylek kanatları. Bu hızla giderse ya içimdeki bütün canlılar ölecek, ya da benim içim nasır tutacak hiçbirşeyi hissetmeyeceğim.

30 Mayıs 2011 Pazartesi


Altı çizilmiş satırların altındaki çizgilerinin mürekkebi dağılmış bir kitap verdi bana. Kitabı okumak bir nevi, onun düşüncelerini okumak gibiydi. Birbirimize çekinmeden beyinlerimizin kapılarını açıp birbirimizi içeri davet edebiliyorduk.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Babaannemin bir mezarı yok..
Otuz sene betondan bir mezar yaptırılmadığı için kendisi de yok olup gitti. Kocasının peşinden başka bir ülkeye gelen, ailesinden hiç kimseyle haberleşemediği için ölmüştür diye arkasından mevlüt okutulan babaannemin kaybolma kaderi ölümünde bile kendisini bırakmadı.
Hayatımda tanıyamadığım en yalnız insan babaannem, yalnızlığında çok huzurlusundur umarım..

29 Ocak 2011 Cumartesi

evet itiraf ediyorum, ne yapacağını bilememek güzel değil. salak olabilme hakkımı kullanmak istiyorum.

22 Ocak 2011 Cumartesi

İlkokuldayken o'larıma ve sıfırlarıma kafayı takmış bir öğretmenim vardı. Herkes düz yapıyorken ben neden ters yapıyormuşum. Ve aslında ters yaptığımın da farkında değildim. O kadar kafayı takmıştı ki ödev kağıtlarından takip ediyor sürekli uyarıyordu. Bir süre düz yapmayı denedim, unuttu, ve ben de canımın istediği gibi ters yapmaya devam ettim. Hala ters yapıyorum, ve bunun kime göre neye göre ters olduğunu da anlayabilmiş değilim. Düz yapsaydım başka bir insan mı olacaktım acaba?

17 Ocak 2011 Pazartesi

Manik depresif


Az manik, çoğunlukla depresif

24 Ocak 2010 Pazar

Shit happens...


16 Ekim 2009 Cuma

Yastık

Bir zamanlar koltuğun üstünde gördüğüm yastığa methiye düzecek enerjim vardı. Nereye gitti merak ediyorum. Yeniden kavuşacağımız günü iple çekiyorum.

6 Nisan 2008 Pazar

Dem


nev'in benim için yeni şarkısı, beraberken yalnızlığı yaşamayı anlatıyor bana. sıcakta üşümeyi, sessizlikte gürültüyü..

24 Mart 2008 Pazartesi

deli haller


Deli hallerimin sebebi belli oldu ama çözümü henüz yok zaman zaman kısa devreye devam. neyim, kimim, nasılım yavaş yavaş çözülüyorum sanki. tasarım programında parçanın şeffaflaşması gibi, yakında iyice şeffaflaşıp hiç görünmeyeceğim. deli haller kalmayacak. mutsuzluk mahkumiyeti hiç olmazsa bireysel bir sıkıntı olacak.

aptallık


google görsellerde aptallık yazınca işte bu görüntü çıkıyor. aptalım ve aptal kalacağım, çünkü bu doğuştan. başıma gelenlerin hepsini hak ettim ve aptallıkta ısrar da ettim. kendini sevdiğine ancak sen inanırsın japon balığı. zaten kasede bir tur ve yeniden başa dönüyorsun.


23 Mart 2008 Pazar

Naftalin


asansörde birinci katı sıfırla göstermişler, asıl sıfırda oturanlar eksi bire inmiş durumdalar. bütün bakıma rağmen eski püskü görüntüsünden kurtulamıyor asansör, ya camı çatlaktır ya dört lambadan üçü yanıktır, ancak dördüncü de yandığında birileri değiştirme ihtiyacı duyar. aslında ikinci kat olan birinci kata yaklaşırken bir yana doğru sarsılır, her seferinde bu asansör düşse zıplayacak mıydım çömelecek miydim diye düşünmeme sebep olur. bugüne kadar hiç de düşmedi, ara katlarda kararsız kalır yorulduğunda.


ben de sıkça ara katlarda kararsız kalıyorum. odamda nerden çıktıklarını bilmediğim uçuşan güveler kazaklarımla beraber beynimide mi yiyorlar bilmiyorum. artık ev naftalin de kokmuyor, bir süredir yurt dışından gelen kare şeklindeki güve pastillerini kullanıyoruz. güvelerim de benim gibi zamanı şaşırdılar. bu sonbahar değil güvelerim, henüz taze ilkbahar..

cK


yalnızlık kokusu cK one, zaten adı da üstünde. beraberken hiç yakışmamıştı. bu aralar havada cK kokusu var ve ben bu kokuyu seviyorum..